Pırlanta, Tektaş, Yüzük


Türkçülüğün Esasları Kitap Özeti

Yazar jawscod2

Her türlü güncel ve genel bilgi destegi.com

Bu bölümde genel olarak Türkçülüğün ülkemizde meydana gelmeden önce Avrupa’da Türklüğe dair iki akımın meydana geldiğinden ve bu akımlardan Anadolu’nun da etkilendiğinden bahsedilmiştir. Avrupa’da meydana gelen bu akımlardan ilki Türk hayranlığı ikincisi ise Türkoloji’dir.
Türk hayranlığı Avrupalıların Türk el sanatlarını ve zanaat ürünlerini temin edip başka kültürlerin ürünleriyle birlikte teşhir etmelerinden, bu ürünlerle bir Türk köşesi oluşturmalarından, Avrupalı filozofların Türk ahlakını anlatan kitaplar yazmalarından, ressamların resimlerinde Türklerin yaşayış biçimlerini ele almasından gözlemlenmiştir.Daha fazla…

Türkoloji ise Orta Avrupa devletlerinin eski Türk milletleri hakkında yaptığı araştırmalar olarak adlandırılabilir. Türk bilimi olarak adlandırmak da doğrudur. Bu devletler eski Türk milletleri ve bu milletlerin yaşayışına benzer yaşam ortaya koymuş olan milletlerin tarihini araştırmış, bu milletlerle ilgili arkeolojik ve tarihsel çalışmalarıyla tüm dünya tarafından kabul edilen sonuçları elde etmişlerdir.

Bu iki akım Anadolu’da özellikle de İstanbul’da çeşitli fikir akımlarının tetikleyicisi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine denk gelen bu zamanda Türkçülük akımı gerek Ahmet Vefik Paşa tarafından Darülfünun’da, gerek Süleyman Paşa tarafından askeri okullarda vücuda getirilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalar, Türk Tarihi araştırmaları ve Türk Dili çalışmalarıdır. Aynı zamanda milli unsurların da Türk adıyla anılmasına yönelik çalışmalar düzenlenmiştir. Bu yüzden bu iki ismin Türk tarihinde ‘Türkçülüğün babası’ olarak anıldığı da belirtilmiştir.

Türkçülük akımı Osmanlı Devletinin varlığı için bir tehlike arz ettiği düşüncesiyle devrin padişahı Abdulhamid tarafından engellenmiştir. Sultan Abdulhamid’in son devrinde Türkçülük akımı İstanbul’da tekrar uyanmıştır. Buradan da Türkçülük akımının iki devreden meydana geldiği anlaşılmaktadır. İlk devresinde Deguignes’in etkileri gözlemlenirken ikinci devrede Léon Cahun’ün ‘Asya Tarihine Giriş’ adlı kitabının büyük tesiri görülür. İkinci devrede bu akımın tesiriyle öne çıkan ilk isimler Necib Asım Bey, Ahmed Cevdet Bey, Emrullah Efendi ve Veled Çelebi’dir. Fakat aynı dönemde Fuad Râif Bey’in Türkçeyi sadeleştirme amacıyla yayımladığı makaleler ve mektuplarla okuyucuların keyfini kaçırdığı ve Türkçülük akımının kıymetten düşmesine sebep olduğu belirtilmiştir. Fuad Râif Bey’in çalışması Türkçede mevcut Arapça ve Farsça kelimelerin çıkarılıp yerine anlamı aynı olan eski Türkçe kelimelerin getirilmesi ya da çıkarılan kelimenin karşılığının bulunmaması halinde de mevcut Türkçe kelimelerden yapım ekleri vasıtasıyla gerekli kelimelerin oluşturulması esasına dayandırılmıştır. Bu girişim dilde sadeliği ve bütünlüğü hedeflerken karmaşayı doğurmuştur. Bu olayın gerçekleştiği dönemde Avrupa ve Anadolu’daki aydın gençlerin arasında da Türkçülük mü İslamcılık mı yoksa Osmanlıcılık akımının mı daha realist olduğu tartışmaları meydana gelmiştir. Çeşitli kışkırtmalarının etkisi ve İstanbul hükümetinin Avrupa devletlerinden çekinmesiyle yapılan mitinglerle halk kozmopolit bir teşkilatlanma olan Osmanlıcılığa ve ültramonten bir teşkilatlanma olan İslamcılığa yönelmiştir.

Aynı dönmede ise Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde yazan Ömer Seyfettin dilde sadeliğe doğru bir inkılâp yapmaya çalışmıştır. Ömer Seyfettin, Fuad Raif Bey gibi tüm Arapça ve Farsça kelimelerin dilden çıkarılması yerine bu dillerin kurallarını ve unsurlarını Türk dilinden çıkarmayı daha uygun görmüştür. Ziya Gökalp’ı da etkileyen bu fikir O’nun da Turan manzumesiyle Genç Kalemler’e katılmasını sağlamıştır. Fakat Gökalp, sadece dil konusunun ele alınmasının Türkçülük için yeterli olmadığını savunmuş; tüm Türkçülük kavramlarını ortaya koymayı daha yerinde bir hareket olarak görmüştür.

Turan manzumesinden sonra Ahmet Hikmet Bey, Halide Edip Hanım, Hamdullah Suphi Bey, ve daha birçok aydın, düşünür ve yazar Türkçülüğe fikir ve yazılarıyla destek olmuşlardır.

II

TÜRKÇÜLÜK NEDİR?

Bu bölümde Türkçülüğün Türk milletini yükseltmek demek olduğu söylenmiş ve millet kavramı tanımlanmaya çalışılmıştır.

Bu tanımlardan ilki Irki Türkçüler tarafından yapılmıştır. Bunlara göre millet ırk demektir. Irk ise, canlıların anatomik yapılarına göre sınıflandırılmış halidir. Bu sınıflama kemik yapısı, kafatası şekli gibi özelliklerde dayanılarak yapıldığı gibi ten, saç, göz rengi gibi dış görünüş özelliklerine göre de yapılmış olabilir. Eserde milleti ırk olarak adlandırmanın yanlış olduğu belirtilmiştir. Çünkü ırkın sosyal vasıflarla hiçbir ilişkisinin olmadığı antropologlar tarafından ispatlanmıştır.

Diğer bir tanım Kavmi Türkçülerden gelmiştir. Bunlara göre millet, kavim demektir. Yani aynı ana ve babadan üremiş kandaş bir zümre demektir. Fakat savaşlar, iç kavgalar, kız kaçırma, esir düşme gibi pek çok olay tek bir kandan meydana gelmiş bir milletin oluşmasını engellediği için bu görüşün de yanlış olduğu söylenebilir. Ayrıca sosyal özelliklerin kalıtımla geçemeyeceği yanız eğitimle kazanılacağının da belirtilmesi yine milletin kavim olduğu görüşünü çürütmektedir.

Başka bir tanım Coğrafi Türkçüler tarafından yapılmıştır. Bunlara göre millet, aynı ülkede yaşayan halkın bütünüdür. Fakat bir ülkenin sınırları içerisinde farklı kültürlerden olan farklı milletler de barındığı için bu tanım da gerçek bir tanım değildir.

Bir diğer tanım Osmanlıcılardan gelmiştir. Bunlara göre millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan vatandaşları içine alır. Bu görüş de tıpkı bir önceki görüşün eksikliğini taşır.

İslam birliği taraftarları da milleti bütün Müslümanlardan oluşan bir zümre olarak kabul eder. Fakat bu tanım da diğer tanımlar gibi eksiklik taşır. Burada kastedilen birlik, yalnızca din birliğidir. Yani millet tanımı için yeterli bir tanım değildir.

Son olarak Fertçilerin millet görüşü incelenmiştir. Fertçiler, milleti bir insanın kendisini mensup kabul ettiği herhangi bir topluluk olarak tanımlamıştır. İnsanların duyguları gerçektir; fikirler ise duygulara göre şekillenir. Asıl olan duygular olduğuna göre insan, pozitif bir şeyler hissetmediği bir topluma da mensup olamaz. Aitliğini hissetmediği bir topluma fikirlerle tutunamaz. Duyguları ile savundukları arasındaki tezatlık insanı belirsizliğe, bunalıma ve sonuçta da hiçliğe götürür. İç dünya ile dış dünya arasındaki çatışmanın insan için felaket olduğu vurgulanmıştır.

Kısaca sosyoloji biliminin ispatlarına dayanarak milli bağların yetiştirilme, kültür ve duyguya bağlı olduğu açığa çıkmıştır. Yani millet, dil, din, ahlak ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan; aynı eğitimi almış fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur. İnsan için manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan milliyette soy kütüğü aranmaması ve ‘Türküm’ diyen her ferdi türk kabul etmek gerektiği söylenmiştir.

III

TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK

Eserin bu bölümünde Türkçülük ve Turancılık kavramları açıklanmıştır. Türkçülük Oğuz Türklerinin ( Türkmen olarak adlandırılan Türkiye, Azerbaycan, İran ve Harzem ülkeleri ) yakın amacı olarak belirtilirken Turancılık ise Türkçülüğün uzak hedefi olarak açıklanmıştır.

Esere göre Türkçülük, tüm Türkleri kültür dil ve din olarak aynı çatı altında toplamaktır. Bununla birlikte farklı bir dil ve farklı bir kültür yapmaya çalışan Türk kollarının gelecekte Türk olarak adlandırılmayacakları da vurgulanmıştır. Buna örnek olarak Kuzey Türkleri verilmiş, Tatar dili ve Tatar kültürü oluşturma gayretlerinin sonucunda Türk değil Tatar olarak adlandırıldıkları üzerinde durulmuştur. Ayrıca Anadolu’dan uzaklaştıkça diğer Türk kollarını da Türkiye Türklerinin kültürü çemberine almanın güçleştiği belirtilmiştir. Son bir örnek olarak da Türkmenlerin Oğuzistan adı altında tek bir ülkede birleşmek isteğinin Türkçülüğün yakın hedefi olduğu belirtilmiştir.

Turan ise Ural-Altay koluna mensup fakat kültür ve dil olarak farklı olan ve bu yüzden Türk değil de Tatar, Özbek, Kırgız isimleriyle anılan Türk asıllı milletlerin kavmi bir topluluk olarak birleştirilip tek bir isimle adlandırılmasıdır. Bu, gerçekleşmesi bilinmeyen uzak bir hedef olmakla birlikte Türkçülüğe ruh veren, canlandıran, ayakta tutan ve hızla yayılmasını sağlayan bir olgudur.

Şimdi uzak hedef olarak görülen Turan’ın milattan 210 yıl önce ilk defa Hunlar tarafından gerçekleştiği daha sonra da Avarlar, Göktürkler, Oğuzlar, Kırgız-Kazaklar, Kür Han, Cengiz Han ve Timurlenk tarafından gerçekleştiği de belirtilmiştir. Kısacası Turan, Türklerin geçmişte meydana gelmiş ve gelecekte de belki meydana gelecek olan büyük vatanıdır.

IV

MİLLİ KÜLTÜR VE MEDENİYET

Bu bölümde kültür ve medeniyet arasındaki benzerlikler ve farklılıklar anlatılmıştır. İkisi arasındaki birlik bütün sosyal hayatları içine almasından kaynaklanır. Bahsedilen sosyal hayatlar ise şunlardır: Dini hayat, ahlaki hayat, hukuki hayat, estetik hayat, iktisadi hayat, lisanî hayat, fenni hayat. Bunların bütününe milli kültür denildiği gibi medeniyet de denir. Farklar ise şöyledir. Kültür milli bir kavramdır; medeniyet ise beynelmilel bir kavramdır. Medeniyet bir milletten başka bir millete geçebilir, kültür ise geçemez; yalnızca bir millete aittir. Bir millet medeniyetini değiştirebilir ancak kültürünü değiştiremez. Medeniyet akıl ve usul vasıtasıyla yapılır. Kültür ise ilham ve sezgi vasıtasıyla yapılır. Medeniyet iktisadi, hukuki, dini, ahlaki vb. fikirlerin toplamıdır. Kültür ise dini, ahlaki ve bedii (güzel) duyguların oluşumudur.

Bunların yanı sıra Osmanlının son dönemleri de dâhil uzun yıllar boyunca memlekette var olan ikiliklerden bahsedilmiştir. Bu ikilikler dilde, edebiyatta, musikide, ahlakta, bilginlerde meydana gelmiş olan ikiliklerdir. Örneğin dildeki ikilikler, saraylıların Osmanlıca, halkın ise Türkçe konuşmasından kaynaklanmıştır.

Saray kesimi edebiyatta Arapça ve Farsça unsurlardan, divanlardan eserler meydana getirirken, halk koşma, güzelleme, destan vs. gibi eserler vermiştir. Bilginler ise resmi ve Anadolu bilginleri olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Resmi bilginler saray efradından rütbe sahibi fakat bilgisiz kişilerdir. Anadolu bilginleri ise bilgide ileri fakat rütbesiz kişilerden oluşmuşlardır. İdare rütbeli bilginlerin elinde olduğu için devletin düzeni bozulmuştur.

Bu ikiliklerin yalnızca fikir faaliyetlerinde gözlemlendiği söylenmiştir. Bugün sanatsal değer taşıyan ve tüm Avrupa’nın milyonlar harcayıp biriktirdiği Türk sanatları aynı dönemde Osmanlı tebaası tarafından ayak işleri olarak adlandırılmıştır. Saraylılar bu teknik bilgilerden ve de estetikten bihaberdirler. Hâlbuki Avrupalı ünlü sanatçılar Türk kültürüne ait, ilhamla vücuda gelmiş orijinal eserlere hayran olmuşlardır.

Türk kültürünün güzellikleri karşısında Osmanlı kültürünün çirkinliklerinin nedenleri üzerinde de durulmuştur. Bunlara sebep olarak Osmanlının büyüdükçe Türk kültüründen çıkıp emperyalist sahasına atılması, sınıf menfaatini milli menfaatin üstünde görmesi gösterilmiştir. Yöneten kesim yönetilen kesimi hor görmüş, sürekli aşağılamış bu da halkın Osmanlı ismiyle değerlendirilen yöneten kesimden uzaklaşmasına hatta bir takım sosyal gruplaşmalara (örneğin Kızılbaşlık) neden olmuştur. Milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran şeyin, milli kültürün çoğunlukla duygulardan medeniyetin ise çoğunlukla bilgilerden meydana gelmesinden kaynaklandığı söylenmiştir. Bir millet başka milletlerin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Kültürü meydana getiren çeşitli sosyal hayatlar arasında içten bir bağlılık, derin bir ahenk vardır. Türkün dili gibi dini, ahlakı, aile hayatı, estetiği, siyaseti, iktisadı da hep sade ve samimidir. Fakat milli kültürdeki bu ahenge bakıp da aynı uyumun medeniyette de bulunduğunu sanmak yanlıştır. Osmanlı medeniyeti Türk, Arap ve İran kültürleriyle İslam dininden doğu ve son zamanlarda da batı medeniyetinden harmanlanmış bir medeniyetler topluluğudur. Bu topluluk hiçbir zaman kaynaşmamış ve bir ahenk oluşturmamıştır. Bunun tek sebebi milli unsurları taşıyan bir kültürün zemin seçilmemesidir.

Tarih boyunca en başarılı milletler medeniyetleri ne kadar geri olursa olsun kültürü kuvvetli olan milletlerdir.

Türkçülüğün vazifesi halk tarafından benimsenmesine rağmen sarayca sindirilmiş olan Türk kültürünü arayıp bulmak ve batı medeniyetini tam anlamıyla alarak milli kültüre aşılamak olmuştur. Türkçüler doğu medeniyetini bırakıp tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam anlamıyla girmek istemişlerdir. Fakat batı medeniyetine girmeden önce milli kültürünü arayıp bulmak ve bu kültürün esaslarını ortaya çıkarma ihtiyacı duymuşlardır.

Bu yazı toplamda 14864, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Share

Okuyucu Yorumları

  1. umut |

    mrblar kıtabın devamı yok yardımcı olabılırmsınız acaba

  2. recep |

    eh idare eder

CommentYorum